blog
Diller hakkında neler biliyoruz?

İncil’de geçen Babil Kulesi hikayesine göre, tüm insanlığın aniden farklı gruplara ayrılarak birbirini anlayamayacak duruma gelmesinden önce herkes tek bir dili konuşuyordu. Bu türden kaynak bir dilin varlığı konusunda net bir karara varabilmiş değiliz fakat var olan binlerce dilin kaynağına inildiğinde daha küçük sayılara ulaşıldığı görülmektedir.

Peki bu kadar fazla sayıdaki dile nasıl ulaştık? Kavimler göçünün ilk zamanlarında dünya nüfusu oldukça azdı. Ortak bir dili ve kültürü paylaşan insan grupları küçük kabilelere ayrılıp, yeni av alanları ve verimli topraklar aramak için dağıldılar. Göç edip, yeni yerlere yerleştikçe, birbirlerinden iyice soyutlandılar ve farklı alanlarda gelişme gösterdiler. Yüzyıllar boyunca farklı şartlardaki hayat tarzı, yiyecek tüketimi ve farklı komşuluklar aynı türdeki lehçelerin sesletim ve kelime yönünden farklılaşan ayrı dillere dönüşmesine sebep oldu. Nüfus arttıkça ve yayıldıkça bu sınıflandırma genişleyerek devam etti. Soybilimciler gibi, modern dilbilbilimciler de bu sürecin haritasını birden fazla dilin olabildiğince kaynağına inerek ortak kökenlerini, ata dillerini bulup ortaya çıkarmaya çalışıyor. Bu türden ilişki gösteren her bir dil grubuna dil ailesi deniliyor ki bunlar birçok ayrı dil kolunu ve alt dil grubunu içine alabilir.

Peki dillerin en baştan beri ilişkili olup olmadığına nasıl karar veriyoruz? Bu konuda benzer sesleri olan sözcükler bize pek yardımcı olmaz. Ortak bir kökenden gelmekten ziyade bunlar yanıltıcı kökteş terimler ya da yalnızca aktarma terimler olabilir. Zamirler, sayılar, akrabalık terimleri gibi temel sözcüklerin yanı sıra gramer ve sözdizimi bize daha fazla kılavuzluk eder. Bu özellikler dilbilimciler tarafından sistematik olarak karşılaştırılarak, ses değişimindeki kurallı yapılara ve diller arasındaki benzerliklere bakılmasıyla tespit edilebilir. Özelliklerin gelişimlerindeki evreler saptanabilir ve yazılı kaynakları olmayan kadim diller dahi yeniden yapılandırılabilir.



Her birimiz ana dilimizde sonsuz sayıda cümle üretebiliriz ve bunu neredeyse cümlelerle iletişim kurmaya başlar başlamaz erken yaşlardan itibaren yaparız. Alışılmadık bir cümlenin dahi bilindik dil bilgisi yapısı bizi onun anlamına yönlendirebilir. Bu nasıl mümkün oluyor? 1950’lerin başında Noam Chomsky, bu değişkenliğin anahtarının dil bilgisi olduğu gözlemlerine dayanan bir teori ortaya attı. Chomsky, tüm dilleri kapsayan ortak dil bilgisi kurallarının olduğu, bu kuralların doğuştan geldiği ve insan beyninin bu kurallara göre dili işlemeye bağlantılı olduğu savlarını ileri sürdü. Bu evrensel dil bilgisi yeteneğini sınıflandırdı ve gelecek yıllarda hem dil bilim alanını hem de yeni ortaya çıkan bilişsel bilimin alanını şekillendiren sorgulama hattını başlattı.

Chomsky ve diğer araştırmacılar evrensel dilbilgisinin iki ana unsurunu araştırmak için harekete geçtiler. Birincisi, aslında dil bilgisi kurallarının tüm diller için evresel olup olmadığı, ikincisi de bu kuralların beyinde birbirine bağlı olup olmadığıdır. Tüm dillerde hangi kuralların yaygın olduğunu belirlemeye başlamadan önce, o dilin kurallarını saptamak için her dilden birçok veriyi değerlendirmek gerekir. Bu amaçla daha çok dil bilimci veri toplayıp analiz ettikçe dünyadaki dillerin birbirinden oldukça farklı olduğu görüldü ve evrensel dilbilgisi kuralları teorisi çürütülmüş oldu.

Chomsky, evrensel dil bilgisini ilk defa ileri sürdüğünde dil ediniminin genetik olarak belirlenmiş yönü olduğu fikri çok derin, devrimci bir etkiye sahipti. Davranışçılık denilen baskın paradigmaya meydan okudu. Davranışçılar, dil de dahil olmak üzere tüm hayvan ve insan davranışlarının boş bir sayfa olarak başlayan zihin tarafından dışarıdan elde elde edildiğini iddia eder. Bugün bilim insanları davranışçılığın yanlış olduğu ve dil öğrenimi için altta yatan genetik olarak kodlanmış biyolojik bir mekanizma olduğu fikrindeler. Birçok kişi dilden sorumlu olan aynı biyolojinin diğer bilişsel taraflardan da sorumlu olduğunu düşünmektedir. Böylelikle Chomsky’nin beyinde belirli, izole, doğuştan gelen bir dil yeteneği olduğu fikrine katılmıyorlar. Evrensel dil bilgisi teorisi, daha önce incelenmemiş birçok dilin belgelenmesini ve incelenmesini sağlamıştır.



İspanyolca konuşan insanların çok hızlı konuştuklarını fark ettiniz mi? Bu onların İngilizce konuşanlardan hızlı bilgiyi ilettikleri anlamına mı geliyor? İspanyolca’da, dakikada söylenen hece sayısının İngilizce’ye kıyasla daha fazla olması onun böyle hızlı gözükmesine neden olmaktadır. Fakat araştırmalar gösteriyor ki İspanyolca’daki heceler İngilizce’dekilere oranla daha az bilgi içeriyor yani dakikada gerçekleşen bilgi iletimi aslında her iki dil için de neredeyse aynı.

Peki ya yazı dili? Çince’nin karesel yazı karakterleri merkezi görüş açısına İngilizce’nin daha uzun ve ince kelimelerine kıyasla daha iyi sığmaktadır. Fakat araştırmalar gösteriyor ki okuyucular saniyede 2.6 Çince karakter algılayabiliyorken 7-8 İngilizce karakter algılayabilmektedir. Neticede, Çince karakterler İngilizce’deki karakterlerden daha fazla yoğunluğa sahip olduğundan iki dil de dakikada 380 kelime okunma hızına sahiptir. Bu da bize gösteriyor ki iletişimimizin sınırları dilden kaynaklı değil de beynimizin bilgiyi işleme hızındaki limitten kaynaklanmaktadır.

Dil, düşünce şeklimize yön veriyor mu?



Her yıl yaklaşık 1000 yeni sözcük Oxford İngilizce Sözlüğü’ne ekleniyor. Bu sözcükler nereden geliyorlar ve günlük yaşantımıza nasıl giriyorlar? İngilizce’de halihazırda kullanımda olan 170 bini aşkın sözcük düşünülürse, zaten yeterli sayıda sözcük olduğu söylenebilir. Ama dünyamız değişirken, yeni fikirler ve buluşlar ortaya çıkıyor ve bilim ilerledikçe, var olan sözcükler, ifade etmek istediğimiz şeylerde boşluklar bırakıyor. Biz bu boşlukları ustaca, pratik ve ara sıra özgün şekillerde dolduruyoruz.

Bunun bir yolu başka bir dilden sözcük almak. İngilizce, tarih boyunca çok fazla sözcük ödünç almıştır. Öyle ki, kelime hazinesinin neredeyse yarısı diğer dillerden geliyor. Bazen, bunun nedeni sadece sözcüğün tanımladığı şeyin ödünç alınmış olmasıdır. Roma ve Fransa, Ortaçağ İngilteresine mihrap ve jüri gibi yasal ve dini kavramlar getirdi. Ticaret ise ekinlerle ve mutfakla ilgili sözcükler getirdi: Arap kahvesi, İtalyan spagettisi, Hint körisi gibi.

Fakat bazen, karmaşık bir fikre veya duyguya tam uyan sözcük, başka bir dilde olabilir. Ayrıca bilimciler, yeni kavramları adlandırmak için eski dilleri de kullanır. Örneğin; “klon” sözcüğü, Antik Yunanca “twig”‘den (dal) türemiştir ve eskisinden bir parça ile yeni bir bitki oluşturmayı tanımlar.

Sözcük açığını doldurmanın bir diğer popüler yolu da her biri yeni kavramın bir kısmını ileten mevcut sözcüklerin birleştirilmesidir. Bu, iki tam kelimeyi bir bileşik sözcük içinde birleştirerek yapılabilir: havalimanı veya denizyıldızı gibi. Ya da sözcükleri kırpıp harmanlayarak; spork, brunch veya internet gibi. Diğer dillerden alınanlardan farklı olarak, bu sözcükler çoğu kez ilk duyuşta anlaşılabilir.

Bazen yeni bir sözcük, aslında hiç de yeni olmayabilir. Eski sözcükler, yeni anlamlar alarak yeniden hayat bulur. “Villain” başlangıçta köylü çiftçi demekti, fakat aristokratik züppeliğin dönüştürmesi ile şövalyelik bağları olmayan, dolayısıyla, “kötü kişi” anlamına geldi. “Geek” karnaval sanatçısı anlamından, tuhaf bir insan, tuhaf dâhi bir tip anlamına geldi. Başka zamanlarda, sözcük ironi, metafor veya yanlış kullanım yoluyla farklı anlamlara gelebilir. Örneğin; “sick” veya “wicked” muhteşem bir şeyi tanımlamak için kullanılabilir.

Eğer sözcükler bu şekilde oluşabiliyorsa, neden bazısı yaygınlaşırken bazısı da zamanla kullanılmaz veya en başından tutmaz? Bazen, bilimciler veya şirketler yeni bir buluşa veya teknolojiye resmi bir isim vereceklerinde yanıt basittir. Ayrıca bazı ülkelerin karar vermek için dil akademilerinin var olduğunu biliyoruz. Ama çoğu zaman, sözlük gibi resmi kaynaklar, sadece mevcut kullanımı belgeler. Buradan şu çıkıyor; yeni sözcükler gökten inmiyor, sıradan insanlardan geliyor. Kullanışlılığın ve akılda kalıcılığın doğru bileşimi olan sözcükler de yayılıyor.

Örneğin “meme” sözcüğünü, 1970’lerde sosyobiyolog Richard Dawkins Antik Yunanca’dan alarak “taklit” anlamında kullandı. Bu sözcüğü, fikirlerin ve simgelerin, bir topluluktaki genler gibi kültür aracılığıyla nasıl yayıldığını tanımlamak için kullandı. İnternetin gelişiyle, şakaların ve resimlerin ışık hızında popülerleşmesi süreci doğrudan gözlemlenebilir oldu. Kısa sürede, bu sözcük belli bir tür resmi ima eder oldu. Yani meme kelimelerin nasıl dilin bir parçası olduğunu açıklamakla kalmaz kelimenin kendisi de bir “meme”dir. “Kendilerini tanımlayan sözcükler” olgusu için bir sözcük var, “autological”.

Sonuç olarak tüm yeni sözcükler eşit yaratılmıyor. Bazısı binlerce yıl yaşıyor, bazısı değişen zamana uyum sağlıyor ve bazıları da yitip gidiyor. Bazısı bilgi veriyor, bazısı onu yorumluyor; fakat bu kelimelerin oluşturulma şekli ve konuşmamızın bir parçası olma yolunda yaşadıkları, bize dünyamız ve nasıl iletişim kurduğumuz hakkında çok şey anlatıyor.



BONUS

Hissettiğimiz fakat ifade edecek sözcük bulamadığımız duyguları anlatmak için dildeki boşlukların doldurulmasına yönelik çalışma:


Son Yazılar

Bir cevap yazın